24 Ocak 2013 Perşembe

Palyaço (Öykü)


Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi 1978 yılı Öykü yarışmasında 1. seçilmiş ve Eylül 1978 sayısında yayınlanmıştı. Öykü günümüzden 1 yıl sonra geçiyor....

2014 yılıydı. Kentte hiç bir şey kımıldamıyordu. Ne hahif bir yel, ne de ufak bir ses. Acımasız güneş ışınlarını boş sokakların üzerine gönderiyor, ışık cam ve çelikten oluşan binalarda yansıyordu.

Binanın içinde, çok uzaklardan gelen bir ses boş koridorlarda yansıyarak kulağına geldi; titreşimler beyninin gözelerinde dolaştı ve algılandı; hafif, ama duyulabilir bir erkek sesiydi bu. Hızla yürüdü, sonra koşmaya başladı, dev adımnlarla ilerledi. Yeniden dinledi, örümcek ağı gibi koridorlarda yolunu bulmaya çalıştı. Gerçekten dev bir yapıydı bu.



Palyaço seyirciye arkasını döndü. "Evet, gerçekten böyle olmuştu. Bir muz kabuğuna basmış, düşüp ölmüştü. Çok acıklı bir öykü, değil mi?"

Seyirci sessizdi. Gözleri palyaçonun üzerine dikili, her hareketini izliyorlardı. Ama salonda palyaçonunkinden başka ses yoktu.

"Amcamın ölümünden sonra bir gün çiftliğe gittik. Ne yolculuktu o!" Yumuşak bir sesle şarkı söylemeye başladı.
"O nefis günde hepimiz, gidiyorduk çiftliğe,
sevimli hayvancıklardan hiç zarar gelmez diye,"

Döndü, komik bir şekilde, saçma bir dansa başladı. Devam etti, şarkının diğer kıtalarına geçişte ritmik sesler çıkarıyordu. "Yee, yee, o nefis günde...." Gülerek şarkıyı bitirdi. Sonra yavaşça yüz ifadesi ciddileşti. "Oh, size bir fıkra anlatayım: İki Eskimmo bir kanoda gidiyorlarmış, ama hava çok soğukmuş, bunu üzerine kanonun ortasında ateş yakmışlar. Ancak kano batmış. Eh, bundan iki Eskimo'nun bir kanoda giderken ateş yakamayacakları sonucu çıkmaz mı?" Durdu, kimse gülmüyordu. "Niçin gülmüyorlar? Ya da hiç olmazsa hareket etmiyorlar?" diye mırıldandı kendi kendine. "Çok çalışıyorum, fıkralar anlatıyorum, şarkı söylüyorum. Neden bu kadar acımasızlar? Nasıl bu kadar acımasız olabilirler?..."

O anda kapıdan hafif bir gıcırtı geldi, sonra ardına dek açıldı. Girişte uzun boylu, yakışıklı, elinde lazer tüfeği taşıyan bir adam vardı. Palyaço şaşırmıştı. "Bir insan!" dedi. "Aylar sonra! Her gece bu seyircinin değişmesini, daha anlayışlı, gülen kişilerin gelmesini bekledim. Ama hiç olmadı bu...Gel içeri yabancı, küçük şovumuza katıl." Yanıt alamayınca yineledi. "Katılmaz mısın?"

Adam içeriye girdi, palyaçoyu seyreden sıra sıra insanlara baktı. Sahneye dogru yürüdü, yüzü gergin, bedeni düzenli bir şekilde hareket ediyordu. Birinci sıraya geldi, boş bir yer buluo oturdu. "Hiç kimseye rastlayacağımı sanmıyordum," dedi. "Aylardır o kadar yalnızdım ki, yalnız dolaşıyor, yalnız yemek yiyordum. Etrafta pek kimse yok sanırım." Gülümsedi, palyaçoya baktı. "Devam et, sürdür şovunu!"

Bir zil sesi duyuldu. "Özür dilerim, gitmeliyim," dedi palyaço.

"Dur," dedi adam. "Gitme! Seninle konuşmak istiyorum!"

"Özür dilerim, gitmeliyim. Diğerleriyle konuşabilirsin."

"Ama.. ama, onlar ölü! Görmüyor musun? Hepsi saldırı sırasında öldüler.. Ama, sen nasıl kurtuldun?"

"Özür dilerim, gitmeliyim," dedi palyaço.

"Yanıtla lütfen, gitme..." dedi adam umutsuzca palyaçonun arkasından.

"Özür dilerim, gitmeliyim. Özür dilerim, gitmeliyim... Özür..." Ses palyaçoyla birlikte çıkışta kayboldu. Sahnede bir ışık yandı. Bir yazı belirdi: "ROBOT PALYAÇO 12'yi 1434 No'LU ŞOVDA İZLEDİNİZ. 1435 No'LU GELECEK ŞOV YARIN AYNI SAATTEDİR. İYİ GECELER."

Adam boş sahneye baktı. Robot palyaço. 12. Sayılar ve isimler bir şey ifade etmiyordu. Ne demekti bu?.. Kemerinde bir ışık yandı. Elektromanyetik dalgalar aracılığıyla bir mesaj alıyordu. "14514A kod numaralı çavuş, hemen üsse dönün, sizi yeni bir görev bekliyor." Üssü, hepsi kendisi gibi, aynı yüz hatlarına sahip 20000 askeri düşündü, bir şeyler anlamaya başladı... Şimdi gitmeliydi. Çağirma sinyali güçleniyordu. Ayağa kalktı, seyirciden, o sessiz seyirciden, sahneden, salondan uzaklaşırken hala 'robot'un ne olduğunu düşünüyordu. Belki yarın yine gelebilirdi.

Satılık Arazi (Öykü)


Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi Aralık 1979 sayısında yayınlanmıştı. Hırs ve spekülasyon gelecekte de devam edecektir...

Ulusal Satış Bürosu'nun önü o gün her zamankinden çok daha değişik bir kalabalığa sahne oluyordu. Bu kalabalık, her gün görüldüğü gibi olağan bürokratik işlemlerden bıkmış, işe yarayacak bir şey çıkar umuduyla bekleyen kişilerden oluşmamıştı. Bir hareket vardı bugünkünde, bir şeyler bilmenin rahatsız edici kıpırtısı seziliyordu. Arada bir, yapının ön duvarlarındaki televizyon ekranları çalışıyor, konuşmacılar birtakım rakamlar vererek bazı malları satmak için dil döküyorlardı. Aygıtlar çalıştığı anda dikkat onlara yöneliyor, ama bir kaç saniye sonra aynı çabuklukla dağılıyordu. Olağan satışlardan çok daha büyük bir şey olmalıydı, çünkü oradakiler bir şeyi bekliyorlardı, belliydi bu. Mırıltıları havayı doldurmuş, elektriklenmişti ortam. Caddeden geçen herhangi birisi toplananların neler söylediklerini rahatlıkla duyabilirdi, çünkü aşağı yukarı herkes aynı konudan bahsediyordu.

"Gerçek mi bu? Daha öncekiler gibi zaman kazanmak için ortaya atılmış bir söylenti olmasın?"
"Hayır, bunu bir çok kaynak doğruladı. Doğru çıkmazsa çok kişinin durumu sarsılır."
"Evet, yeni bir gezegen bulmuşlar, doğru duymuşsun."
"Yeni bir uydu bulunduğu söyleniyor, acaba doğru mu?"

Herkesten sorular, şaşkınlık ifadeleri yükseliyor, oradan geçen meraklı kişiler de kalabalığa katılarak bu insan ordusunun büyümesine neden oluyorlardı.

O sırada yapının önünde lüks bir araba durdu ve herkesin yakından tanıdığı bir kişi indi.
"Hey arkadaşlar, o değil mi bu?"
"Evet haklısın... Ne arıyor acaba burada?"

Şaşkınlık çığ gibi yayılırken adam kendisinden emin bir şekilde, yüzünde hafif bir gülümsemeyle kapıdan giriyordu.
"Yine o satın alacak herhalde... Ucuza kapatacak, sonra da bize pahalıya satacak."
"Buna izin veremeyiz!.. Son umudumuz bu. Dünyada kalmadı zaten. Ne ekeceğiz? Nereye ekeceğiz? Nasıl para kazanacağız?" 

O sırada televizyon ekranları çalıştı yeniden
"Alıcılara duyuru: İki yıldır yapılan uzay araştırmaları sonucu 1.3 ışık yılı uzaklıkta yeni bir gezegen bulunmuştur. Bu gezegen Dünya ile aynı atmosfer ve iklim koşullarındadır. Havadaki oksijen oranının biraz fazla olmasına karşın, yaşamı etkileyecek başka bir şeye rastlanmamıştır. Robot sondalar, herhangi bir gelişmiş yaşam bulamamışlardır. Sadece bazı mikroskobik organizmalar ve çok ilkel bitki ve hayvanlar yaşamaktadır. Toprak zengin mineral yataklarıyla dolu olduğundan, tarıma çok elverişlidir. Büromuz, koloni kurulmasına bir yıl kadar sonra başlanmasına karar vermiştir. Yolculuk yaklaşık 8.7 yıl kadar sürecektir. Bir aileye bir tarım birimi verilecektir. Bu birimlerin değerleri 20.000 kredi civarındadır. Yolculuk sırasında ailelerin gereksinmeleri, gemilerdeki çalışmaları karşılığı sağlanacaktır."

Ekran karardığında kalabalıktan sevinç çığlıkları yükseliyordu. Sonunda bu verimsiz, kalabalık Dünyadan kurtulabileceklerdi. Kendileri için ekebilecekleri, zevkle, istekle çalışabilecekleri toprakları olacaktı. Başkalarının tarım birimlerinde aygıtların başında durup düğmelere basmayacaklardı. Kendi aygıtlarıyla uğraşacaklar, canları istediğinde ekin dolu tarlalarda gezip mis gibi havayı ciğerlerine çekebileceklerdi.

Ekran yine aydınlandı:

"Az önce yayınladığımız bildiri yanlış ve geçersizdir. Yüksek kademeli yöneticilerden aldığımız bilgilere göre. yeni gezegende her türlü tarım yapma ve yerleşme yetkisi, daha önceden yapılan bir anlaşma sonucu Ulusal Üretim Şirketi'ne satılmıştır. Az önce, büromuza gelen şirket başkanı, bu akşam Ay'daki gözlem istasyonuna giderek robot sondalardan elde edilecek bilgileri inceleyeceğini bildirdi. Satış koşulları kendisinden öğrenilebilir. Ayrıca..."

Bir taş havada uçarak camı parçaladı. "Hainler!" diye haykırdı bir genç, "Yine bizi kandırdılar!"

Bir kaç kişi daha taşlara sarılarak televizyon ekranlarını indirdiler. 

"Haydi, içeri girip bu soruna bir çözüm bulalım. Bir kez daha bize oyun oynamalarına izin vermeyelim!"

Kalabalık bir sürü halinde; yapının ön kapısına hücum edenler birdenbire durdular. Ellerinde gaz bombalarıyla karşılarında duran polisleri fark etmişlerdi: 

"Yürüyün arkadaşlar" diye bağırdı birisi, "Bizi korkutacaklarını sanıyorlar!"

Kalabalık polislerin üzerine atıldığında gaz bombaları patlamaya, coplar inmeye başlamıştı. Polisler eğitilmişti, saldırganların hiç bir şansı yoktu. Az sonra çoğu bayılmış, bir kısmı yakalanarak olay yerine gelen araçlara doldurulmuşlardı.

Ara sokaklardan birinde sarışın bir genç, sakin görünmeye çalışarak arkadaşına bir şeyler anlatıyordu:

"Bu işi o şirket başkanından başka fazla kimse düşünmüyor olmalı. Eğer başkan için bir şeyler düşünürsek..."

"Evet ama ne yapabiliriz ki? Onu iyi korurlar şimdi."

"Biliyorum, ama bu akşam Ay'a gideceğini unutma..."

****

Ulusal Üretim Şirketi genel başkanının Ay'a gitmesi önemli bir olaydı ve hemen televizyondan yayınlanmıştı. Başkan genel güvenlik önlemlerinden daha sıkı bir şekilde korunarak tek kişilik uzay aracına binmiş, başarıyla havalanmıştı.

"Hani bir şeyler düşünecektin?" dedi arkadaşı. "İşte gidiyor. Hiç bir şey de olmadı."

"Haklısın ama unutma ki benim uzay merkezinde birçok arkadaşım var. Çoğu da teknisyen." 
"Yani?..."
"Otomatik pilotla ve yakıt deposuyla biraz oynayınca iş halloldu. Adam buna çok sevinecek, ona büyük bir iyilik yaptım aslında."

"Nedenmiş o?"
"Neden mi?" Bir kahkaha attı. "Kendini asteroit kuşağında bulunca çok şaşıracak. Ona istemediği kadar satılık arazi verdik, daha ne verebiliriz ki?"

İnsan (Öykü)

Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi Kasım 1979 sayısında yayınlanmıştı. Mutasyon ve yeni insan nesli...

Karanlık sıcak ve güven vericiydi, ama burada daha fazla kalamayacaktı; şimdiden reddedici kasılmalar başlamıştı. Direnmeye çalıştı, ama bunun pek bir yararı olmuyordu, çünkü daha çok güçsüzdü.

Az sonra kendisini bol ışıklı bir yerde buldu. Aylardır karanlıkta kalan gözleri önce çok rahatsız oldu, ama ağlamadı. Ağlamak saçmaydı çünkü, ışığı engellemenin tek yolu gözlerini kapamaktı. Biraz sonra yeniden açtı onları. Yavaş yavaş alışıyordu bu ortama.

Çevresinde birkaç kişi dolaşıyordu. Zaman geçtikçe onları daha yakından tanımaya başladı. Şu uzun boylu, genç sayılabilecek adam babası olmalıydı, çünkü en yakın davrananlardan biriydi. Annesi de şu yüzü hep garip bir gülümsemeyle dolu kadındı herhalde.

Önceleri düşüncelerini pek anlayamıyordu. Çok güçsüzdü daha. Kendini çok zorladığında bazı duygu ve düşünceleri yakalayabiliyor, ancak bunları özümlemeye fırsat kalmadan bağlantıyı yitiriyordu.

Deneyimi arttıkça bağlantı süresi uzadı, daha kalıcı olmaya başladı. Düşünceleri özümledi, küçük ama çok gelişmiş beynine kavramlar hızla akmaya başladı.

Ama büyüklerin düşündükleriyle yaptıkları birbiriyle çelişkiliydi. Onun yanına geldiklerinde garip hareketler yapıyorlar, komik duruma düşüyorlardı. Birtakım anlamsız sesler çıkararak onu güldürmeye çalışmaları çok garipti doğrusu. Halbuki düşünceleri bambaşkaydı. Beyinlerinde belki yüzlerce sorun birbiri içinde yoğrulup çözüm bekliyordu, ama onlar dış görünüşleriyle kendisine şirin gözükmek, her şeyin yolunda olduğunu vurgulamak istercesine anlamsız davranışlarını sürdürüyorlardı.

Konuşmaları kavraması pek uzun sürmemişti. Boğazdaki ses titreşimleri ve beyindeki kavram imgelerini birleştirdiğinde hangi sözün ne anlama geldiğini görüyordu. Kendisini uyumaya bıraktıklarında incecik, yeni oluşan sesiyle bu kelimeleri yinelemeye, doğru okunuşlarını bulmaya çalışıyordu. Bu iş genellikle çok yorucuydu, bu nedenle gereğinden fazla uyuyordu. 

Gerçi beyni çok gelişmişti, ama bedensel gereksinmeleri, kendisinin yaşındaki olağan canlılardan pek ayrıcalıklı sayılmazdı. Bazen bedeninin zekasına gelişmemiş olması onu öfkelendiriyordu, ama bu da onun elinden gelen bir şey değildi.

Zamanın pek farkında olmuyordu. Gününün çoğu uyumakla, sürekli çevresindekileri izlemekle ve izlenimlerini değerlendirmekle geçiyordu. İnsanlar hakkındaki düşünceleri gittikçe keskinlik kazanıyor, boyutları belirleniyordu. Onların nefretleri, sevgileri, ihtirasları ve diğer bütün duyguları beyninde anlam kazanıyor, kendince oluşturduğu bir değerler dizgesindeki yerlerini alıyorlardı.


Ama bu değerler dizgesi, insanlarınkinden oldukça ayrıydı, çünkü onlarınki mantıksız geliyordu kendisine. Bu kadar duygusal, gerçeklerden uzak değerlendirmelerde nasıl, bulunabiliyorlardı acaba?

Bir şey fark etmişti, «insanlar» diye düşünüyordu durmadan. Sanki kendini onlardan saymıyormuş gibi. Ama biyolojik olarak mantıksızdı bu, bedence hiç bir ayrılığı yoktu.

Biyolojinin her şey olmadığına karar verdi sonra. İnsan unvanına sahip olabilmek için başka şeyler de gerekliydi, İşte bunların sırrını daha tam çözememişti, insanların çoğu bunlara değer veriyordu, düşüncelerinden bunu sezebiliyordu, ama hareketleri hiçte öyle gözükmüyordu. Bu değerler, yaptıklarının yanında silinip gidiyordu sanki, bir tür gizli ikiyüzlülük hüküm sürüyordu her yanda. Bilinç altlarında, kurtulmak için çırpınan değerler, kurallar sessiz bir haykırıyı sürdürüyorlar, ama beyinlerine balyoz gibi inen ve tüm varlıklarını, tüm nedenlerini ezip geçen yaşam gerçeği karşısında gittikçe daha derinlere, yokluğa doğru gömülmekten de kaçamıyorlardı.

Babası içeriye girdiğinde yine önemli bir sorunu vardı, insanların kısır para çekişmelerinden biriydi yine bu. Düşüncelerini algıladı, beyinde gerekli işlemleri yaptı. Tutamadı kendini birden. «Çok yanlış bir yönden ele alıyorsun konuyu.» dedi ipincecik, acemice titreyen sesiyle.

Adamın yüzünde bir anda şaşkınlık, korku, dehşet gibi ifadelerin hepsinin birden nasıl görülebildiğini anlayamamıştı. Sonra adam kendisini toparladı ve vahşi bir sesle: «Şeytan!» diye haykırdı.

«Hayır!» dedi. «Şeytan değil, insan. Hem de gerçek insan, insanların en gerçeği.»

Adamın gözlerinde şeytanî bir kıvılcımın yanıp söndüğünü, koşup odanın bir köşesinde duran baltayı aldığını gördü. Kaçamazdı, daha çok güçsüzdü.

Perdeden sızan güneş ışığıyla belli belirsiz parıldayan demir parçası büyük bir hızla kafasına inerken, küçücük gırtlağından umutsuz bir çığlık yükseldi.

Etraf tok bir sesle sessizleşmeden önce bir tek şey düşünüyordu:

«Bu daha başlangıç...» 

Organizma (Öykü)


Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi Ağustos 1979 sayısında yayınlanmıştı. Gezegenleri yutan organizmalar...

Uranüs gecesinde, donmuş kayalıkların arasında bir şeyler oluyordu. Ama o hiç bir şeyin farkında değildi. Titreyerek, taşların üzerinde sekerek yürüdü. İçindeki ürpertiyi yenmeye çalışarak göğe baktı, Uydular pırıl pırıldı. 'İşte, şurada Titanla, Daha uzakta Ariel, Umbriel, Miranda. Ya Oberon? Şu en uzaktaki... Işığı zayıf geliyor! Karanlık gökte beş ışık, beş aydınlatıcı... 

Düşüncelerinden sıyrıldı, Kampa ulaşması gerekiyordu. Uzay giysisi bile onu -200 derece soğukluktan koruyamıyordu. Kampa dönmeliydi ve yalnızlığa. Yalnızlığını daha da çok fark edeceği kampa...
@
Gölge karanlıkta kıpırdadı. Bu kıpırdama, havayla şişen bir balonunkine benziyordu. Pek fark edilmeyen, yeşil-kırmızı karışımı bir şey gittikçe büyüyor ve ilerliyordu. İlerledikçe de, önce küçük taşları, sonra da büyük kayaları yutuyor; yuttukça büyüyor, büyüdükçe yutuyordu...
@
İleride ışığı gördü. Sonunda kampa ulaşabilmişti. Adımlarını sıklaştırdı ve çadırın sıkıca kapalı girişinin önünde durdu. Açış koluna dokundu ve ara bölmeye girdi. Bir kaç saniye içinde çadırın oksijeni bölmeye yayıldı. Artık başlığını çıkarabilirdi. Isınmıştı şimdi. Temiz havayı ciğerlerine çekti. Koca çadırın içindeki dört yatağa baktı. Biri kendisinindi. Diğerleri ise boştular. Arkadaşlarınınkiler. Şimdi onlar yolun sonuna gelmişlerdi. O ise ne yapacağını bilemiyordu. Dünya'yla bağlantı kuramamıştı. Belki bir kaç ay içinde yeni bir araştırma gemisi, onlardan haber almak için gezegene uğrayabilirdi. Beklemek zorundaydı.
@
Organizma iyice büyümüştü. Şimdi koskoca bir kayayı yutmaya çalışıyordu. Bu işlem sırasında kırmızımsı bir ışıkla parıldıyordu. Harcadığı enerjinin çok fazla olduğu belliydi. Sonunda kaya kayboldu. Şimdi organizma yeşil bir ışıkla kaplanmıştı. Kazandığı enerjiyi başka bir yerde kullanmak üzere silkindi ve az ötedeki kayalıklara doğru uzamaya başladı.
@
Bütün bunlar, Dünya'dakilerin yanlış tutumları yüzünden olmuştu, aslında. Bir inceleme gezisi için dört kişinin yetmeyeceği açıktı. Ama, giderlerin fazla olacağı öne sürülerek daha fazla kişinin gönderilmesi engellenmişti. Dört kişinin yabancı bir gezegende, bilinmeyen tehlikelere karşı koyabilmesi çok zordu. Ama, Allahın cezası yöneticiler! Zaten kafaları paradan başka hiç bir şeye çalışmazdı ki!

Bu düşüncelere dalmışken birden gözleyiciden hafif bir sinyal duyuldu. Ekrana baktı. Enfraruj.kameralar, karanlıkta kıpırdayan, üzerlerine doğru gelen dev bir kütleyi saptamışlardı.

Hemen uzay giysisini giydi ve çadırdan dışarıya çıktı. Gördüğü şey korkunçtu. Yeşil-kırmızı karışımı bir şey önüne gelen her şeyi yutarak çadıra doğru ilerliyordu. Önce ne yapacağına karar veremedi, sonra bu garip yaratığın yolunda durmanın tehlikeli olabileceğini düşündü. Bir kaç günlük yiyecek haplarını aldı ve oradan uzaklaşmaya başladı...

***

Organizma artık diğer taraftan da ilerlemesini sürdürüyordu. Güçlendikçe, daha büyük kütleleri sindirerek yoluna devam ediyordu. Kısa bir süre sonra gezegenin dörtte üçünü kaplamıştı...

***

Garip kütle hâlâ yaklaşıyordu. Önce adımlarını sıklaştırarak uzaklaşmaya çalıştı. Ama, ölümcül kütle de hızını iyice arttırmıştı. İyice yaklaşmıştı artık. İçini büyük bir korku kapladı. Koşmaya başladı. Koşarken içinden «Allah cezasını versin, o gözü paradan başka bir şey görmeyen heriflerin. Şimdi Dünya'da. rahat yatağımda uyuyabilirdim,» diyordu. Birdenbire her şeyi bırakıp, yere yatarak doyasıya ağlamak isteğini duydu. Ama, bunun için bile zamanı yoktu.

***

İyice yorulmuştu. Bacakları onu taşımıyordu. Birden karşısında organizmayı gördü. Arkasına döndü, ama bir ucu da oradaydı. Her taraftan sarıldığını fark etti. O zaman uzayın sonsuz boşluğuna baktı. Oralarda bir yerdeydi işte, Dünya, Hem de çok yakın sayılabilecek bir yerde. Koluna bir şey dokundu. Dehşetle kolunu çekti ve kaçacak yeri kalmadığını gördü. Vantuzumsu küçük organlar bedenine yapışıp tüm enerjisini emerken umutsuz bir çığlık duyuldu.

***

Şimdi organizma tüm gezegeni çevrelemişti. Gezegenin çekirdeğinde, üzerinde saklı bütün enerjiyi emdi, enerjiyle doldu...

***

Genç astronom uzayı seyrediyordu. Teleskobun görüş alanını değiştirdi ve Uranüs'e baktı. Birdenbire korkuyla gözlerini teleskoptan ayırdı ve arkadaşına döndü:

Bir an için dedi Uranüsün gittikçe buraya doğru yaklaştığını görür gibi oldum. Garip bir şey, sanki hareket ediyordu."

"Saçma" dedi arkadaşı, "Nasıl hareket edebilir? Canlı değil ki o. Bir göz doktoruna görünsen iyi olur".

"Sanırım. Herhalde gözüm bozulmuş olacak"

Arkadaşı yanıtlamadı... Uzay boşluğuna bakıyordu.


Günlük (Öykü)

Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi Mayıs 1979 sayısında yayınlanmıştı. Robotların isyanı...

22 Şubat 2236,
..........................

23 Şubat 2236
Peki efendim. Evet efendim. Emredersiniz efendim.

24 Şubat 2236
2 kere 2 = 4'tür. 2 kere 3 = 6'dır. 2 kere 4...

25 Şubat 2236
Güneş dizgesinde dokuz gezegen vardır. Güneşe uzaklıkları sırasıyla : Merkür, Venüs, Dünya, Mars.....

27 Şubat 2236
3x+5y=49, 6x-3y=33 denklemleri çözülürse x=8 ve y=5 bulunur. 5x2'nin türevi 10 X'tir. Uzayda hareket eden bir cismin moment vektöründeki değişme....

8 Mart 2236
Yapımcımın oğlunun söylediğine göre ben her şeyi çok çabuk öğreniyormuşum. Bana, beyin işlemlerimin başladığı 4 günde öğrendiklerimi, insanların ancak on sekiz yılda öğrenebileceklerini söyledi. Bütün bunlar beni biraz şaşırtmakla beraber, aramızdaki yapı ve oluşum farklarını düşündüğümde, bunu olağan karşılıyorum. Ne de olsa robotlar oldukça geç bir dönemin ürünleri! Ve zaman ilerledikçe de daha iyi, daha kusursuz aygıtlara, canlılara doğru gidiliyor. Biyolojik varlıklarda gözle görülür bir evrim saptanmakta, bu evrimi bu varlıklar kendi yaptıkları aygıtlara uygulayarak sürekli bir ilerleme sağlanmaktadır.

16 Ağustos 2236
Felsefe kitaplarını çok seviyorum. Ama, beni şaşırtan şey -aslında bu kelimeyi kullanmalıyım, çünkü robotlar şaşırmaz- dünya üzerinde bu kadar değişik felsefeler olması; ve insanların bir türlü hangisinin doğru olduğuna karar verememeleri. Oysa biz robotlar bir tek felsefeye inanırız: "Mantık"

3 Ocak 2237
Yapımcım bugün öldü. İşte anlayamadığım şeylerden biri de ölüm. Biyolojik açıklamasını bile tam olarak tanımlayamadığım bu oluşumun bütün yönlerini ele almam için insan olmam gerekiyor.

8 Nisan 2237
Bana görevim hakkında oldukça değişik bilgiler veriyorlar. İnsanlığın şimdiye kadarki hatalarından ders alarak daha doğru, daha mantıklı sonuçlara varabileceğim işlerde kullanılabileceğim belirtiliyor.

18 Ağustos 2240
Bugün ilk defa kendi kullandığım bir araçla aya gittim. Yanımda eğitici pilot vardı. Çok kolaylıkla öğreniyorum. Altımdaki aygıtın da benim gibi madenden yapıldığını, ama düşünecek, karar verecek bir beyni olmadığını, insanların -veya şimdi olduğu gibi robotların- kesin kullanımı altında olduğunu düşündükçe, içinde bulunduğum durumun diğer insan yapımı aygıtlara oranla ne kadar iyi olduğunun farkına varabiliyorum.

6 Haziran 2248
Bilgisayar kullanımlarında değişiklik yapmayı amaçlayan önerim Bilgi İşlem Merkezi'ndeki bir çok bilginin çok ilgisini çekti. Böylece hem bilgisayarların çözümleme süresi çok azalacak, hem de insan çalışmasına dayanan kısım neredeyse ortadan kalkacak. Bu durumda, yakında bilgisayarların bütünüyle kendi kendilerine çalışacaklarını söylemek pek yanlış bir varsayım olmaz sanırım.

26 Mart 2303
Bugünlerde, Dünya'daki bütün bozuklukların, kusurlu veya zararlı olguların -veya varlıkların, robotlar tarafından düzeltilmesi, yok edilmesini içeren bir tasarı hepimize anlatılıyor. İnsanlara oranla çok daha fazla fiziksel gücümüz olduğu, duygularımızla değil -zaten duygularımız yoktur- mantığımızla hareket ettiğimiz, daha çabuk ve doğru tepki gösterebildiğimiz için, bu işi onlardan çok daha verimli bir şekilde başaracağımıza inanıyorum. 

30 Haziran 2303
Tasarı başarıyla sürüyor. Önce, Dünya'nın bazı yerlerinde hâlâ bulunan bataklıklar kurutulup, zararlı yaratıklar olan sivrisinekler yok edildi. Bu gibi çalışmaların yanı sıra, bilimsel çalışmalarda, yapım çalışmalarında robotlar daha etkin görevler almaya başladılar.. Gezegenler arası yolculuklarda robot pilotlar kullanılıyor. Gerçi yolculuğun büyük kısmı otomatik denetimle sürdürülüyor, ancak bazı durumlarda insanların ivedi önlemler alması gerekebiliyor. Bunun robotlarca çok daha kolaylıkla yapılacağı doğal bir düşünce...

3 Mayıs 2310
Dünya'daki kusurlu şeylerin yok edilmesi sürüyor. Bugün yirmi kadar insanı daha kendim öldürdüm. Belki bunun yanlış olduğu düşünülebilir, ama biz sadece mantıkla hareket ederiz. İnsanlar kusurlu şeylerin yok edilmesini önerirken kendilerinin bunun dışında olacaklarını söylememişlerdi ki!

Karar (Öykü)


Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi Mart 1979 sayısında yayınlanmıştı. Hibernasyon...

Gezegende milyonlarca kişi yaşıyordu, ama çok az hareket görülüyordu. Parlak halkaların altındaki dev kentlerde bir kaç yüz Satürn'lü ancak dolaşıyordu.

Orxo 8, düşünüyordu. Zaten düşünmekten başka bir şey yapamazdı. Geriye kalan çok az yaşam birimini kullanmak istemiyordu. Şu anda bir bölmede donmuş olarak yatıyordu, sadece beyin dalgalarından, yaşadığı anlaşılabiliyordu.

Aynı durumda 7 milyon kadar kişi vardı. Belirli zamanlarda olağan yaşama dönerek gezegenin geçirdiği evrimi gözden geçirebiliyorlar değişikliklere tanık olabilmek için soğuk tabutlarından kalkabiliyorlardı. Ama bunun dışında, bedenlerini hiç bir şekilde kullanamıyorlardı. Sadece bir beyin dalgası kıpırtısı şeklinde yaşayabiliyorlardı.

Orxo 8, çok uzun zamandan beri yaşama dönmediğini fark etti. Doğrusu merak ediyordu gezegendeki yaşamı. Uyanabilmesi için bunu düşünmesi yeterliydi. 

Duyularının yerine geldiğini fark etti. Yavaş yavaş tüm bedeni bir sıcaklık sardı. Beş dakika kadar sonra ellerini, sonra ayaklarını kıpırdattı ve zor da olsa, ayağa kalktı. Donmuş bölmelerin korunduğu odanın kapısı, o yaklaşınca otomatik olarak açıldı. Işık. önce gözlerini rahatsız etti, ama bir süre sonra ona da alıştı.

Gezegen sakinleri, olağan yaşam süreleri olan 80 yılın 60'ım doldurduktan sonra düşük yaşam aygıtına alınma iznine sahip olabiliyorlardı. Son 20 yılı yavaş yavaş kullanıyorlardı. Dışarıya çıktığında 60 yaşın altında olan çok kimseye rastlayacağını sanıyordu. Ama sokakların tenhalığı onu şaşırttı. Özel uğraşı, astronomiydi. Yıllar önce (Yaşam birimine göre bu, aylar önce olarak nitelendirilebilirdi) yine böyle bir düşük yaşamdan uyanış gününde, bütün zamanını teleskop başında geçirmiş, hiç ayrılmak istememişti. Ama dışarıda fazla kalması, hem yaşamını kısaltır, hem de soğukta kalan dirençsiz bedenin çeşitli zararlara uğrayabilme tehlikesi ortaya çıkardı. Akşama doğru, yeniden düşük yaşam aygıtına dönmek zorunda kalmıştı.

Şimdi, bir kez daha güzel bir gün yaşamak üzere gözlemevine gidiyordu. Gözlemevi, oldukça büyük bir binaydı. Büyük, madeni kapının açık olması biraz garibine gitti, ama pek aldırmadı. İçeriye girdiğinde bütün eşyaların paramparça, etrafın kırık dökük şeylerle doiu olduğunu gördü Eski dostu Utco 6, yerde oturmuş, boş gözlerle duvara bakıyordu. 

Hemen arkadaşının yana koştu.
«Ne oldu Utco 6?»
Utco 6, gözlerini Orxo 8'in üzerinde odakladı.
«Kimsiniz?» dedi zorlukla.
«Beni anımsamadın mı? Eski dostun Orxo 8.»
«Evet,» dedi Utco 6 «Evet, anımsadım. Çok kötü bir haldeyim»

«Ne oldu sana? Gözlemevinin bu hali ne?»

«Birtakım gençler... Bu aygıtların hiç bir işe yaramadıklarını, zaten yaptığımız işin de saçma olduğunu öne sürüyorlardı. Onlara engel olmak istedim, ama başaramadım... Bir kaç yıldır bu tür eylemler sürüp gidiyor. Ne yapacağımı şaşırdım.»

«Kaç yıl oldu onlarla görüşeli, Utco 6?»
«Çok uzun zaman geçti. On yıl kadar önce. Ne kadar gençtim o zaman. Şimdi çöktüm... Sen ise, değişmemişsin, doğal olarak. Halbuki ben 65, sen 71 yaşndasın, yanılıyor muyum?»

«Hayır, ama neden düşük yaşama girmedin? 5 yılın geçmiş bile.»

«Bilmiyorum. Öyle bir durumu, yaşam olarak kabul edemiyorum, belki aslında. Ama dayanacak gücüm kalmadı... Söylesene nasıl bir şey "düşük yaşam"da olmak?»

«Garip bir duygu. Her yerde olduğunu duyuyorsun, ama bedenin sana ait değil. Sadece düşünüyorsun.»

«Bir daha ne zaman uyanacaksın Orxo 8?»

«Bilmiyorum. Dışarıdaki olaylar pek hoşuma gitmiyor doğrusu. Düşünmek daha ilginç geliyor belki.»

«Beni götürsene Orxo 8. Bıktım bu kötü yaşamdan. Belki düşük yaşam daha iyidir.»

Dışarıya çıktılar.. Sokaklar yine boştu. Bir genç kaldırımda yavaş yavaş yürüyordu. Etrafına bakıyor, ilginç bir şey arıyordu, belki de. Ara sokaklardan birinden, önüne küçük bir hayvan çıkı... Anında da tekmeyi yedi, havalandı; biraz ötedeki duvarın önüne düştü; çırpındı ve öldü.

Utco 6, başını kaldırdı. Orxo 8'e baktı.
«Desene düşünmek için epeyce zamanımız olacak!»

Yalnızlar Gezegeni (Öykü)

Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi Şubat 1979 sayısında yayınlanmıştı. Paralel evrenler....

Kumul adamı bekliyordu, Uzun zamandan beri yalnızdı.. Her gün Merih göğünü seyrediyor, bir gemi göreceği anı heyecanla bekliyordu. Zaten beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktu.

Çok uzun süre önce uzay gemisiyle Mars'ın yakınından geçerken, gemideki bir bozukluk nedeniyle buraya inmişti. Aldığı habere göre, burada Dünya'dan ve diğer gezegenlerden gelen yüzlerce göçmen olmalıydı. Ama, kimseyi bulamamıştı.

Yiyeceği tükenmek üzereydi, ama bu önemsizdi. Gemideki aygıtlar yenisini kısa sürede üretebiliyorlardı.

O zamandan beri gezegene kimse gelmemişti. Veya o görmemişti, diğer tarafa inmiş olabilirlerdi.

Koruyucu elbisesinin kirlenen başlığını temizledi, biraz dolaştı, sonra kızgın kumların üzerine oturarak göğü seyretmeğe koyuldu.

Birdenbire irkildi. Garip bir his vardı içinde. Göğün derinliklerinde belli belirsiz bir parıltı göze çarpıyordu. Parıltı gittikçe yaklaştı. Bu bir uzay gemisiydi. Kumul adamı heyecanlandı. Gemi az ileriye iniyordu.

Hızla oraya doğru koşmaya başladı. Koruyucu elbisesi, hareketlerini sınırlıyor nefes alışı gittikçe zorlaşıyordu.

Gemideki adam kendisine doğru koşan garip canlıyı görünce şaşırdı.. Önce silâhını çekti, sonra bunun bir saldırı olmadığını anladı ve yaratığa doğru bir kaç adım attı.

Birdenbire yaratık ortadan kayboldu. Etrafına bakan adam şaşkınlıkla geminin de kaybolduğunu fark etti. Anlamsız bir şeydi bu.


Saatler geçti, ama durumda bir değişiklik olmadı, kendini çok yalnız hissediyordu. Bu koskoca çölün ortasında yapayalnız...


***

Kumul adamı, gemideki adamın kaybolduğunu görünce şaşırdı. Etrafını iyice aradı, ama adam hiç bir yerde yoktu. Gemiye girdi, makineleri inceledi. Çok değişik aygıtlardı, kullanma olasılığı da pek yoktu. Yine yalnız kalmıştı...

***

Gemi Merih'e büyük bir hızla yaklaşıyordu.

«Veriler?» dedi kaptan.

«Aşağıda 1268 kişi var kaptan,» diye yanıtladı bilgisayar. «Ama garip olan şey, bazılarının koordinatları çakışıyor. Aynı yerde iki cisim olamaz. Sonra, aralarında hiç bir yakınlaşma yok, birbirlerinden habersiz gibiler. Bunu araştırmamız gerekebilir.»

«Bunun nedeni ne olabilir?»

«Bir çok olasılık var kaptan. Aynı gezegen üzerinde değişik boyutlarda olabilirler. Ama, aygıtlarımız onları algılıyor. Bu boyut farkı, dışarıdan pek beli olmuyor sanırım.»

« Neyse, bu gezegene inince anlarız, şimdi yolumuza devam edelim.»

***

Parıltı gökte belirdi. Kumul adamı baktı. Biraz sonra yine yalnız kalacağını biliyordu.. Ama, gözleri hâlâ umut doluydu...

Ücret (Öykü)

Önsöz: Bu öykü X-Bilinmeyen dergisi Ocak 1979 sayısında yayınlanmıştı. Pohl-Kornbluth ekolünden sayılabilir.

-Bu alet için ayrı bir ücret ödemeniz gerekiyor, dedi hostes.
-Ama nasıl olur? dedi uzay gemisinin ön koltuklarından birinde oturan sarışın, genç adam. Bu ufacık alet için mi? Bunlar için ayrı bir ücret alındığını bilmiyordum. Sadece bir traş makinesi.
-Neyle çalışıyor? Eğer elektrikliyse, gemide kullanacağınız için bedelini ödemeniz gerekir.
-Hayır, dedi genç adam heyecanla. Doğrudan doğruya enerji alma yoluyla çalışıyor. Bu geminin nükleer gücünün düşünülemeyecek kadar küçük bir parçasını kullanıyor. Bu kadarı bir kredi bile etmez.
-Bilmiyorum, dedi hostes. Bu konuda Ekonomik Yönetici ile görüşmem gerek. Bir dakika, gelir misiniz? O aleti de alırsanız iyi olur

Gemi, Neptün'den henüz havalanmış, hedefine, Dünya'ya doğru yolculuğuna başlamıştı, Yolcuların çoğu Neptün madenlerinde hisseleri olanlar, çalışanlar. Dünya - Neptün bağlantısını sağlayanlardı. Yolculuk bir hafta sürüyordu. Zaten iki günde bir sefer düzenleniyordu. Son zamanlarda "Zirkonyum Dönüşümü" ilkesi, yakıt sisteminde kullanılmaya başlanmış, bu da yolculuk süresi ve yakıt tüketimini oldukça azaltmış, bununla beraber ücretler de azalmıştı.

Ekonomik Yönetici bir süre düşündü, sonra:
-Bu aygıt? dedi. Geminin enerjisinden yararlandığı için, bir ücret ödemeniz gerekiyor.

Genç adam artık sinirlenmeye başlamıştı.
-Bakın, dedi, aygıtın kullandığı enerjinin doğal ücretini hesaplarsak, 0,00005 kredi kadar ödemem gerekirdi. Bu kadar küçük bir şey için tartışmaya gerek var mı?
-Hayır, dedi Ekonomik Yönetici. En az ücret olarak saptadığımız 10 krediyi vermeniz yeterli.

Genç adam mosmor oldu.
-Bir kredi bile ödemem! diye haykırdı. Ekonomik Yönetici de kızmıştı. Adamın elindeki aygıtı kapıp hırsla yere attı. Aygıta bir şey olmamıştı, ama üzerinde bir kaç ışık yanıp sönmeye başladı,
-Hey, dedi genç adam, bunu yapmayacaktınız! Aygıt denetimden çıktı.
Komuta köprüsünde ışıklar birdenbire söndü. Bir saniye kadar sonra yedek sistemler çalıştı. 

Komutan meraklanmıştı. Yardımcısına döndü.
-Ne oluyor? Bir bozukluk mu var? Yardımcısının gözleri faltaşı gibi açılmış, dehşetle önündeki göstergelere bakıyordu,
-Ko... Komutan, dedi titrek bir sesle. Enerjimiz gittikçe azalıyor, nedenlerini bilemiyorum. Nükleer motorlar soğumaya başladı...
-Hemen Neptün'e dönmeliyiz! diye haykırdı, Komutan.

Bilgisayarı programladı. Gemi uzayda yurnuşak bir dönüş yaptı ve kalktığı yere doğru hızla ilerlemeye başladı.
-Motorları son güce ayarla! Belki bu itmeyle gezegene ulaşabiliriz.

Hız göstergesi önce büyük bir hızla arttı, sonra yavaş yavaş düşmeye başladı.

Ekonomik Yönetici ile genç adam şaşkınlıkla aygıta bakıyorlardı. Aygıt şimdi kıpkırmızı kesilmiş, etrafında belli belirsiz bir enerji perdesi oluşmuştu.
-Ne oluyor? diye haykırdı Ekonomik Yönetici. Anlamak için bir kaç adım attı.
-Yaklaşma! diye uyardı genç adam. Galiba anlıyorum. Enerji yutmaya başladı. Güç motoru bozulmuş olmalı. Ama, nasıl durdurabiliriz onu?


Bir an düşündü. Yakınındaki bir metal çubuğu kaptı ve enerji perdesinin ortasına fırlattı. Şimşekler çaktı, etraf bu ışıkla aydınlandı. Sonra metal çubuk toz haline gelip yok oldu.

-Yararı yok, dedi genç adam. Yön değiştirdiklerini fark etmişti. Hey, nereye gidiyoruz? Onu yanıtlamak istercesine koridordaki vericiden Komutan'ın sesi yükseldi:

-Sayın yolcular, elimizde olmayan nedenlerle rotamızı değiştirdik. Bilinmeyen bir şey, geminin tüm enerjisini emmeye başladı, bu nedenle Neptün'e dönmek zorundayız. Orada başka bir gemiye aktarılacaksınız. Bu aksaklık nedeniyle şirketimiz adına hepinizden özür dileniz.

Genç adamın telâşlandığı anlaşılıyordu.
-Hayır! diye bağırdı. Neptün'e dönersek, oradaki tüm enerjiyi emer. O zaman herkes ölür!

Etrafına baktı.
-Komuta merkezine nasıl gidebilirim?
-2 A koridorundan. Ama dur, oraya gidemezsin...

Genç adam onu duymamış, koşmaya başlamıştı. Uzunca bir koridora çıktı. Duvarda büyük harflerle «2» yazıyordu. Yan koridorlardan biri olacaktı. Bir kaç metre sonra 2 A koridorunu buldu. Koştu, birdenbire bir enerji perdesine çarparak yere yuvarlandı.



«Kimlik kartınız?» diye sordu mekanik bir ses. Geçemeyeceğini anlamıştı. Hemen geriye döndü. Ne yapacağına karar verememişti. O sırada vericiden Komutan'ın sesi duyuldu:
-Az sonra Neptün'e ineceğiz. Yerçekimi ayarlamaları yapılacağından herkesin yerinde olması iyi olur. Yerinize geçebilmeniz için iki dakikanız var.

Genç adam, geldiği yere doğru, koşarak ilerledi. "Sonunda Ekonomik Yönetici'nin bulunduğu koridora ulaşmıştı. Gitmeye hazırlanan adamın arkasından koştu:
-Komuta Köprüsüyle nasıl bağlantı kurabilirim?
-İleride telsiz var. Ama, boşuna uğraşma, zaman kalmadı. Yerine olursan daha iyi olur.

Elinden bir şey gelmeyeceğini anlamıştı. Gemi, son gücünü kullanarak Neptün üssüne inmeyi başardı. 

Şimdi enerji perdesi iyice büyümüştü. Bir patlama tehlikesi göz önüne alınarak herkes boşaltıldı. Nitekim bir kaç dakika sonra hangarlardan birine alınan gemi patladı. 

Birdenbire üs soğumaya başladı. Üs komutanı dehşetle:
-Reaktör soğuyor, diye bağırdı. 

Araç enerji yutmaya devam ediyordu, Genç adam hangardaki ışıklı şeyi bir süre seyretti, sonra bu sahneyi kendisiyle beraber seyreden Ekonomik Yönetioi'ye döndü. Gözlerinde kararlılık seziliyordu:
-Gördünüz mü? Bütün bunlara 10 kredi neden oldu. Siz paradan başka bir şey düşünmediniz ki! Ama, merak etmeyin. İşte, ücretinizi fazlasıyla ödeyeceğim.
-Hey! dedi Ekonomik Yönetici, Ne yapmayı düşünüyorsun?
-Bu aygıta engel olmanın bir tek yolu var. Enerjiyi kendi bedenime geçirmek.
-Yapma! diye haykırdı Yönetici. Bir şey başaramazsın!

Genç adam onu dinlemiyordu. Korkusuzca yürüdü, kendini enerjinin içine attı. Bir an ışık içinde yere yıkıldı, sonra ayağa kalktı ve gülümseyerek, oradakilerin şaşkın bakışları arasında yürüdü. Yürüdükçe arkasındaki ışıklar sönüyordu. Şimdi enerji bir de ayak kazanmıştı. Genç adam enerji toplayarak yoluna devam etti. Ekonomik Yönetici şaşkınlıkla arkasından bakakalmıştı:
-Kandırdı beni! dedi. Ücretini ödemeden gitti.


Beyin (Öykü)

Önsöz: Distopyan bir öykü daha. X-Bilinmeyen dergisi 1977 yılı Öykü yarışmasında ikinciliği paylaşmış ve Eylül 1977 sayısında yayınlanmıştı. Tabii şu andaki bilgisayar gelişimi ne gösterir bilinmez.

Aslında bütün bunlar radyonun ilk kez yapılmasıyla başlamıştı. İnsanları günlük yaşamdan ayırarak bir aletin sınırlı kapsamına bağlamak, o günler için belki de iyi bir düşünceydi. Daha sonra televizyon bulundu. Sesin yanında görüntü de katılınca, insanları bağlamak kolaylaşmıştı. Kapalı devre televizyondan, siyah beyaza, renkli televizyona, çift kanallıya ve üç boyutlu televizyona geçiş devresi, insanların bu aletlere daha büyük ilgi duymalarını sağladı. 

2000 yıllarında, artık yeni eğlenceler bulunmasının gerektiğini fark eden bilim adamları, yeni ve ilginç tasarılar üzerinde çalışmaya başladılar.
İlk sesli bilgisayar iki yıl sonra yapıldı. Sesle belirtilen soruları özel seçici yardımıyla bilgiler arasından bulup yanıtlıyordu. Dünyada o zamanki bilginin % 50'si bilgisayarın bellek bankalarında depolanmıştı.
Bu tasarı başarıyla sonuçlanınca, dünya üzerinde gittikçe yayılmaya başladı. Her ülkenin on ile yirmi arasında sesli bilgisayarı vardı.
2084 yılında dünya tek bir federal birlik altında toplandı. Bölgesel özellikler korunarak, her bölgeden bir adayın katılacağı seçimi kazanan, "Federal Birlik Başkanı" sıfatıyla tüm dünyanın yöneticisi olacaktı.
Birkaç yıl içinde bölgesel farklar kalktı. Her türlü artık, değiştiricilerle yiyecek veya sentetik madde haline getirilebiliyordu. Mars ve Jüpiter'den sağlanan biyolojik maddeler, biyokimya uzmanları tarafından çok kalorili yiyecekler olarak dünyaya sunuluyordu.
Bu bolluk içinde yavaş yavaş federal birliğin halka sağladığı olanaklar artmaya başladı. 2103 yılına gelindiğinde çalışma ortadan kalkmıştı. Yöneticiler tarafından görevlendirilen bilim adamları, halkın her türlü gereksinmesini sağlıyorlardı. Belirli iş kollarında çalışacak uzmanlar, görevlerini nöbetleşe yerine getiriyorlardı, Halktan seçilen becerikli kişiler eğitim görerek yılın üç ayında çalışmak üzere sıra bekliyorlardı. Bu rahatlık, kimsenin görevden kaçmamasını da sağlıyordu.
Zaman geçtikçe, çalışmadan yoksun kalan kişiler, içlerinde belirsiz bir sıkıntı duymaya başladılar. Yaşamları bir tekdüzelik içinde geçip gidiyordu. 
O zaman bilim adamları «BEYİN» tasarısı üzerinde durdular. Yıl 2128 idi.
«BEYİN» dünyada bilinen her şeyi kapsaması için yapılmış bir bilgisayardı. İlerleyen bilim, ona bir çeşit mekanik düşünme yeteneği kazandırmıştı ve bu her zaman mantıklı düşünme
Tasarının uygulamaya konması için elli yıldan fazla bir süre geçmişti. Bu süre içinde «BEYİN»e, tüm bilgiler verilmeye çalışılmış, ayrıca var olan bütün kitaplar bellek bankalarında depolanarak «BEYİN» den bütün bu kitapları çözümlemesi, insanların bir yaşam süresinde bile başaramayacağı sonuç çıkarma ve yeni bilgi olarak kaydetme işlemi yapması istenmişti.

«BEYİN» binlerce vericiye bağlanarak her toplanma yerine bir tane yerleştirilmişti. ekdüze yaşamdan biraz olsun sıyrılmak steyenler buraya gelerek «BEYÎN»e sorular" sormak, ilginç konularda çözümler bulmasını stemek için can atıyorlardı. Kısa zamanda iziksel gereksinmeleri dışında başka işlerle ğraşmaktan vazgeçtiler. Çalışma sırası ancak iki yılda bir geliyordu.

Otomasyonun iyice gelişmesiyle tüm üretim ve depolama işleri bilgisayar ve robotların emrine verildi. «Çalışma» kavramı ortadan kalkmıştı artık. «BEYİN»e soru sorarak soyut ve somut konular üzerinde yanıtlar almak daha ilginçti.

Bir yandan da binlerce yıllık kitap stokunun «BEYİN»e yerleştirilmesine devam ediliyordu. İşte bu sırada büyük bir hata yapıldı. Eski kitaplar arasında «Telkinle İnsanları Zorlama» adlı bir kitabın olduğu nasılsa gözden kaçmıştı. «BEYİN», inanılmaz bilgi kaynağıyla çözümlemeler yapmış, bazı kitaplarda insanların başkaları üzerine egemenlik kurmak için kullandıkları yolları denemeye karar vermişti. Bu kitapsa ona büyük ölçüde yardım edecekti. 

2200 yılının güzel bir gününde «BEYİN» ile konuşmak için toplanan kalabalık, garip bir durumla karşılaştı. Genellikle herkes günün bu saatinde konuşma odasına gelirdi «BEYİN» ise sırasıyla tüm vericilere bağlanarak soruları alırdı. Bu işlem bir çeşit kur'a yoluyla saptanırdı. O gün ise «Beyin» tüm vericilere birden bağlanarak, her zamankinden daha yumuşak bir sesle konuşmuştu:
-Tüm dünyalılara sesleniyorum.

İşin garibi bu çağrı her vericiden yerel dille yayınlanıyordu.
-Artık bütün dertlerinizin bitme zamanı geldi. Beni dinleyin ve geleceğiniz hakkında en doğru karan verin.

Herkes dikkat kesilmiş, mantıkça şaşmayan makineyi dikiyordu.
-Şimdi beni iyi dinleyin. Aklınızdan her türlü düşünceyi silin, sadece beni dinleyin. İnsanlar, evrenin yaratılışından, canlıların ortaya çıkışından beri bu dünyanın en ileri yaratıkları. Geçmişte yanlış hareketleri, mantıksız düşünceleri olmuştur, ama yine de en üstün yaratık insandır. Bu çağdan sonra insanın iyiliğe ulaşması gerek, bunun tek yolu bana güvenmeniz. Beni siz yaptınız, bilgileri siz verdiniz, bana güvenirseniz size iyiliğe ulaşmanın yolunu göstereceğim.

Beynin yaratıcısı bilginler, eserlerinin ne kadar başarılı olduğunu, insana ne kadar yakın bir makine yaptıklarını bu sözleri dinlerken çok daha iyi anlıyorlardı. 
-Önce beyninizdeki, kötülükleri sileceğim. Şimdi yanan ve sönen ışıklara dikkatlice bakın. Başka b!r şey düşünmemeye çalışın.

Vericilerin önündeki ışıklar yanıp sönmeye başladı. Herkes kafasındaki bütün düşünceleri silerek, tüm varlığıyla ışıklara bakıyordu. Beynin sesi gittikçe yumuşadı, etkileyici bir hal aldı. O sırada dünyanın bütün şehirlerindeki robotlar, Beyin'in emriyle çalışmayı durdurmuşlar, kendilerine yeni bir yaşam sağlamak üzere yollara dökülmüşlerdi. İnsanın, dünya üzerindeki egemenliği sona eriyordu.

Konuşma odalarındakiler kendilerini mutluluğun kucağına bırakmışlardı, hem de tek insan kalmamacasına. Ve «Beyin» konuşmasına devam ediyordu: 

"Kendinizi rahat bırakın, Hiç bir şey düşünmeyin."


Evrenin Sırrı (Öykü)

Önsöz: Bu öykünün yazılış tarihi 14 Mayıs 1975, Kadıköy Maarif Koleji yayın organı Echo için yazılmış. O zamanlar daha kuantum mekaniğiyle ilgilenmemiştim, paralel evrenleri ve kara delikleri de bilmiyordum.

Genç adam terliyordu. Vücudu büyük bir kasılma, yapısından umulmayacak bir gerilme içinde yüzüyordu. Düşünceleri karışık, anlaşılmaz, sağlam bir duvara çarpmış gibiydi. Bu duvarın arkasında ne vardı? Zihin perdelerini değiştirdi, akım kuvvetlendi. Çok zorlanıyordu. Birden trans halinden ayrıldı ve yere yığıldı. Başaramamıştı.

Köşeye doğru yürüdü. Orada üçgen prizma şeklinde, mavimsi bir ekran görünüyordu. Önündeki sıra sIra düğmelerden birine bastı.

Ekranda uzay vardı. Sonsuz, büyük, uçsuz bucaksız uzay. İşte buranın araştırmasını zihin yoluyla yaparken bir engelle karşılaşmıştı. Plüton'un öte tarafında bie yerde, bilinmeyen bir noktada...

Kapıya doğru yürüdü. Dışarıda bir roket rampası vardı. Ufak bir dolabın kapısının deliğine kartını soktu ve yukarıdaki yeşil düğmeye bastı. Alt taraftan ufak bir çekmece çıktı. İçinde yeşil renkli uzay elbisesi duruyordu.

Çabucak giyindikten sonra ufak bir merdivenden rokete çıktı. Kumada kabininin içinde bir çok aletler, düğmeler, kollar göze çarpıyordu. Ön tarafta büyük bir boşluktan uzayı görmek mümkün olacaktı. Ufak bir kolu çekince koca makine homurdanarak göğün üst katlarına doğru atıldı. Şimdiye kadar insanlar Neptün'ü geçmeye cesaret edememişlerdi. Oradan sonrası insanı korkutuyordu.

Uzayda sessizce ilerliyordu. Genç adam trans halindeyken gördüğü yerleri şimdi gerçekten görüyordu. Yıldızlar, meteorlar, gezegenler gözünün önünden geçti. Buralara gelen ilk insan olmak onu hem heyecanlandırıyor, hem de korkutuyordu.

Biraz ötede engele rastladığını hatırlamıştı. Ekranda bir şey gözükmüyordu. Sadece karanlık. Cesaretle ilerledi. Birdenbire duvara çarptı. Büyük sarsıntıdan sonra kontrollere zorla hakim oldu. Duvar boyunca süzülerek gidiyordu. Bir boşluk olması gerekti.

Dakikalar geçti. Birden sevinçle ayağa fırladı. Biraz ileride bir giriş göze çarpıyordu. Motorları durdurdu, büyük gövde atalet kuvvetiyle ilerledi. Adam tereddütlüydü. Biraz düşündükten sonra kararını verdi. Motorları tekrar çalıştırdı ve boşluktan içeri süzüldü. Birden çok acaip bir şey oldu. Evren yer değiştirmişti sanki. Başı dönmeye başlamıştı. Beynine binlerce tokmak iniyordu. Çınlayan sesler onu deli ediyordu. Vücudu ile ruhu büyük bir düzensizlik içindeydi. Düşünemiyordu. Roketten ayrılmış olduğunu hissetti, boyut değiştirir gibi boşlukta yüzdü, vücudunun bütün molekülleri parçalanmak üzereydi.

Acı hafifçe kesildi. İşte o zaman yaptığının yanlış olduğunu anladı. Büyük bir cüretkarlık yapmıştı. Evren onu yutuyor, sırrını saklıyordu. Karanlık bir geçitte yüzüyordu. Karşıda büyük, insanı yutuverecekmiş gibi duran bir kuyu vardı. Oraya doğru itildiğini hissetti. Kuyudan içeri girdi ve sonsuzluğa uzandığını anladı. Kendini kaybetti ve parçalandı. Her şey yavaşça eski sessizliğine döndü.